aloevera uyelik
Cumartesi , 23 Eylül 2017
Hosting



Son Haberler
web hosting

Çalışmak ya da Çalışmamak

Çalışmak ya da Çalışmamak


Çalışmak ya da çalışmamak. Bütün mesele bu mu acaba?


Ben 18 yaşımdan beri çalışıyorum. Üniversitedeyken hem okur hem çalışırdım ve çalışan bir kadın olmak için doğduğumu düşünürdüm. Evde oturmak bana göre değildi. Hep mutlu oldum çalışırken.


Bebeklerim doğduğunda ise onların sevgisi, onlardan ayrılmanın acısıyla birleşti ve çok sevdiğim halde sorgulamaya başladım iş hayatımı. Hep “çalışmalı mıyım, çalışmamalı mı” diye düşünüp duruyordum. Mantığım çalışmaktan yana idi.Hem onlara daha iyi bir gelecek sağlamak, hem de kendi ideallerimden ve bunca yıl emek verdiğim şeylerden vazgeçmemek için iş hayatına devam etmeye karar verdim. Ama bir yandan da, onlarla ilgili pek çok şeyi kaçırdığım ve haftanın beş günü yanlarında olamadığım için içim içimi yiyordu. Ben doğurmuştum, canımdan iki parçam vardı ama onları sadece günde 2-3 saat görebiliyordum.


İş hayatında vazgeçen anneler, “aman çalış, emeklerini boşa harcama” derken benim gibi iş hayatına dönen anneler de aynı duyguları paylaşıyordu benimle. İş hayatını bebeği olduğu için bırakan ve bundan hiç pişmanlık duymayanları da tanıdım. Kafam daha çok karıştı o zaman. Bana, “iş güç sonra da olur ama bebeklerinin bu günleri çok çabuk geçip gidiyor, onları doya doya yaşa” dendiğinde “Acaba ileride çalışmayı tercih edip çocuklarımın en güzel günlerini kaçırdığım için ve artık çalışma hayatım sona erdiğinde de onların bana ihtiyacı kalmadığını gördüğümde pişman olur muyum? Yoksa onlara güzel bir gelecek sağlamaktan ve günboyu birbirimizi çok özlediğimiz için bir araya geldiğimizde daha kaliteli, daha dolu dolu zaman geçirmekten dolayı mutlu mu olurum?” diye sordum hep.


Sürekli bir özlem vardı. Hep zamana yetişme telaşı, hep birşeyleri kaçırma endişesi. Ben evdeyken benden başkasının kucağına vermeye dayanamazdım bu yüzden. Her işlemde bizzat işin içindeydim, gün içinde kaçırdıklarımı telafi etmek için. Günde sayısız defalar evi arardım her adımlarından haberdar olmak için. Uzaktan kumandayla idare ettim yani evimi.


Bunlar benim yaşadığım gel-gitlerdi. Bir de çocukların cephesi vardı. 3 aylık henüz anne kokusuna ve sütüme muhtaç bebeklerim, akşam olup eve geldiğimde memeye saldırırlardı hasretle. Kucağımdan ayrılmak istemezlerdi, ben de bırakmak.


15 aylık olup kendilerini ifade etmeye başladıklarında  bütün gün kapıdan ayrılmaz, kapıya vurup “annee annee” der olmuşlardı. Hele akşam saati, işten döneceğimi  bildiklerinden zapdedilemiyorlar, çoğu zaman beni dışarıda kapının önünde karşılıyorlardı çığlık çığlığa. Annemin her seferinde gözleri dolardı bu kavuşma sahnesinde.


Sabahları ayrılmak iç parçalayıcıydı. Bacaklarıma sarılır, bırakmak istemezlerdi. Birinin bizi zorla ayırması gerekirdi her seferinde. Katıla katıla “anne ditmee”  diyen çocuklarımı evde bırakıp işe gelmek tam bir vicdan azabıydı. Kalbimin tamamı evde, aklımın ise toparlayabildiğim bölümüyle çalışmaya çalıştım. Kimi zaman öğlen uykusundan uyanıp beni göremeyince iç çeke çeke “anne delsin” diye ağlarlardı, telefonda onları avutmaya çalışırdım ağlamaklı. Evde içinde anne kelimesi geçen müzikler dinlenemez olmuştu. Çaresizlik diz boyuydu.


Olur da işten geç çıkar eve gidersem çoktan uyumuş olurlardı, sadece öpüp koklamakla yetinirdim, onlar varlığımdan habersiz uyurken. Ertesi sabah birbirimize doyamaz, ağlama seansı yaşardık uzun süre. Yatıştırmak için “Akşam sizi top havuzuna götüreyim mi?” diye bir öneri atardım ortaya. Yanıt olumlu olunca da “O zaman işe gidip çalışayım da top havuzuna gitmek için para versinler bana” derdim. “Yok, ditme, ben veririm para” diye ağlarlardı tekrar. Onlar sadece annelerini istiyorlardı yanlarında; oyun, oyuncak telafi etmiyordu anne hasretini.


Peki neden devam ettim çalışmaya?


Gözümde canlandırdım evde bir günümü: Bir kere her yemekte vereceğim savaş sonrası, günün menüsünün tüm örneklerini yerden süpürüp silecektim. Çocuklar yerlerde oyun oynadıklarından her gün zaten elektrik süpürgesi yapmadan, yerleri şöyle bir silmeden olur muydu? Sonra oyun esnasında halıya, yerlere, terliklerin altına yapışan oyun hamurlarını dikkatle kazıyacak, parmak boyası yapmaktan sıkıldıkları an ellerini yalamalarına veya duvara sürmelerine fırsat vermeden doğru yıkamaya götürecektim. Tabi birini götürürken diğerinin ne yaptığını kafaya takmayacaktım. Dışarı çıkmak için birini giydirirken diğeri kaçacaktı, boşverecektim. Onu giydirirken, biraz evvel giydirdiğim kuzumun oturup bir güzel soyunmaya ve bu arada kikirdemeye başlamasına karşı soğukkanlı olacaktım. Sokağa çıktığımızda yanlışlıkla ellerine kova-kürek verip kumlara saldıysam, birbirlerine savurdukları küreklerden başlarından aşağıya yağan ve popolarına kadar inen kumları temizleyebilmek için eve döner dönmez yıkayacaktım. Tabi bu arada kendim de gün boyu koşturmaktan perişan olduğumdan, şansım varsa çocukların yanında duracak biri olursa 60 sn.de duş alacaktım. Akşam yine aynı yemek faslı, yorgunluktan perişan ve sabır tükenmiş bir halde oynanan oyunun ardından uyutmaya çalışacaktım. Kimi zaman onlardan önce uyuykalsam da, sabah ortalık iyice karışmasın diye kalkıp yemek artıklarını ve evin dört bir yanına dağılan oyuncakları toplamakla uğraşacaktım. Kocam mı? Onu gözüm bile görmeyecekti herhalde. Görse de kızgınlıkla bakacaktım çoğu zaman, tüm bu yorgunluğun sorumlusu olarak onu görüp. Tüm bunları sukunetle ve şikayet etmeden yapacak birçok anne var elbet ama ben kendimde o gücü bulamadım açıkcası. Haftasonları ve tatiller böyle bir tempo için yeterliydi bana.


Onun yerine ne yaptım? Birlikte geçirebildiğimiz kısıtlı zamanın değerini bildim ve evde olduğum tüm vaktimi onlara ayırdım. Onlar uyuyuncaya kadar ev ile veya kendimle ilgili tek bir işle ilgilenmedim. Tüm ruhum ve bedenimle orada yanlarındaydım. İşyerinde bedenen yorulmadığım için de tüm enerjimi verebildim onlara. Birlikte olduğumuz her saniyeden zevk almasını öğrendim böylelikle. Sürekli evde olsam aynı kalitede zaman geçirebilir miydim bilmiyorum. Üstelik biraz büyüyünce, çalışan anne olmanın tüm acısını benden çıkarmaya başlayan ve birlikte geçirdiğimiz kısıtlı zamanda sabrımı taşırmayı başaran bu yumurcaklarla gece-gündüz 24 saat sakin ve sinirlenmeden vakit geçireceğimden de şüpheliydim. Toleransım daha fazlaydı bu şekilde.


Sabah çıkarken her birine seni seviyorum dediğimde “ben de seviyom” dediğini duymayı, akşamları beni kapının önünde özlemle beklemelerini, beni görünce  “hiii anne geldi” diye sevinç içinde koşup boynuma sarılmalarını ve yanaklarımı öpücüklere boğmalarını çoook sevdim. Sevildiğimi ve özlendiğimi hissettim fazlasıyla.


Pratiklik kazandım aynı zamanda. Birçok işi şipşak halletmeyi öğrendim. Eşim gibi bir destek kuvvetin de yardımıyla, bir kişinin hazırlanacağı zamanda dört kişi hazır olabilmeyi başardım. Planlı, programlı olmayı öğrendim. Yemek ve uyku saatlerinin arasında nasıl dolu dolu vakit geçirebileceğim, ve bu program içerisinde onların düzenini ve huzurunu nasıl bozmamayı başarabileceğim konusunda yaptım masterımı.


Hala çalışıyor olmaktan, kendime güvenim tam oldu hep. Kendimi yararsız hissetmedim. Her sabah giyinmek ve makyaj yapmak için bir nedenim vardı. Öğlen arasında arkadaşlarımla yediğim bir yemek en büyük keyiflerimden biri oldu. Çocuklarımın ağıtları ve benim vicdan azabım azaldıkça iş yerinde de verimli olabilmeyi başardım.


Pişman mıyım, şimdilik hayır. Ama zaman ne gösterecek, ileride ne hissedeceğim bilmiyorum. Bugün için doğrusunu yaptığıma inanıyorum ama kimseye de bu yönde bir tavsiyede bulunamıyorum. Herkesin yapısı, ihtiyaçları, doğruları farklı çünkü. Bu işte tek bir doğru yok. Evinde çocukların yanıbaşında olup herşeyleriyle ilgilenen anneleri de takdir ediyorum sabır ve emeklerinden dolayı, iş hayatına dönüp çalışan anneleri de.


Hangisini seçmiş olursak olalım, hem kendimiz hem de çocuklarımız için en doğrusunu seçmiş olmayı diliyorum sadece.


Sevgiler


Özlem Ünal



Hosting

Hakkında Ana Peri

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Required fields are marked *

*